Hayatın Hakkını Vermek

Acar Baltaş'ı lise yıllarımdan beri takip ederim. Geçenlerde, Tedx İzmir'de yaptığı konuşmayı ağzı açık izledim. Hoca tecrübelerini imbikten süzüp damıtmış ve özet halinde izleyicilere aktarmış. Çağımızın gerçeği olan videoların kötü bir özelliği var, izlemek çok vakit alıyor. O nedenle hocamızın affına ve engin hoşgörüsüne sığınarak, herkese açık olarak yayınlanan bu videoyu yazıya dönüştürdüm.

Efendim bu toplantının konusu neden. Onun için ben de “Neden hayatın hakkını verelim?” başlığını seçtim.

Neresi olduğunu biliyorsunuz. Burası Himalayaların Everest Tepesi.  8848 metre, insan fizyolojisinin sınırı. 200 metre daha yüksek olsa çıkmak mümkün olmayacaktı, 200 metre daha düşük olsaydı çok daha fazla kişi çıkacaktı.

İnsanlar bu dağa on sekiz yoldan çıkabiliyor ve bu süreç aşağı yukarı kırk gün sürüyor, fizyolojik olarak vücudun alışması için. Bu yolculuk otuz ile altmış bin dolara mal oluyor. Buraya çıkan insanlar aslında ceplerinden para taşıyan insanlar değil. Bunu hedef koyup uzun zaman para biriktiriyorlar ve aynı zamanda da kendilerine hazırlıyorlar fizyolojik olarak da hazırlanıyorlar. Ve sonunda bu yolculuğa çıkıyorlar.  Çıktıkları zaman vardıklarında tepede bir resim çektiriyorlar mutlaka. Ondan sonra indikleri zaman söyledikleri şey çok ilginç.

Diyorlar ki ben artık eski insan değilim. Bundan önceki ben değilim, bu sadece fizyolojik ve bedensel bir yolculuk değildi Bu esas olarak zihinsel ve ruhsal bir yolculuktu.  Bu beni değiştirdi dönüştürdü. Çünkü sahip oldukları fizik özellikler ve zindelik zaman içinde kaybolsa da, aslında geriye bu zihinsel ve ruhsal zindelik kalıyor.

Buraya bir başka yoldan da gidip resim çektirmek mümkün.

Denilirse çıktın mı, çıktın resim çektirdin mi, çektirdim. Şimdi bu iki yolculuğu yapan insan, aynı insan değil tahmin edebileceğiniz gibi.  Aslında ben şimdi inebilirim,  benim mesajım bu. Yolculuğun kendisi için ne kadar emek veriyoruz? Ne kadar hakkını veriyoruz? Çünkü hakikaten bir mucizeyiz.  Tekiz, biriciğiz. Sizden, benden başka bir tane daha benzerimiz yok, dokuz trilyonda bir ihtimal sizin siz, benim ben olma ihtimalim ve bu Milli Piyango'nun bir hayat boyu dokuz defa çıkmasına eşit bir olasılık. İmkansız.  Ama böyle bir mucize olmak, hak etmediğimiz şeylere sahip olma hakkını bize vermiyor. Emek vermeden zirveye ulaşmak veya sadece okulları ve diplomaları bitirerek diplomaları alarak o zirveye ulaşmak,  hayatın hakkını vermeye yetmiyor.  

Yaşam süresi üzerine bazı yaygın uygulamaların neler olduğuna şöyle bir göz atalım. Çok yakın zamanda yapılan bir araştırmanın sonucuna bakalım.



 

Temiz hava almak, kilosuna dikkat etmek, düzenli egzersiz yapmak,  görüyorsunuz ki ne kadar düşük korelasyon içinde. Sigarayı bırakmak bile. En üste iki tane madde var. Bunlardan bir tanesi aile ve arkadaşlarla yakın ilişkiler. İlginç bir şey,  bir tanesi de aile ve arkadaşlar dışındaki insanlarla kurduğumuz bağlar.

Ben şimdi zamanım elverdiği ölçüde size üç şeyi anlatmaya çalışacağım. Birincisi sağlıklı ve uzun yaşamak için insanlarla kurmanız gereken ilişki biçimlerini.  İkincisi başarı için ödememiz gereken bedeli.  Üçüncüsü de çok peşinde olduğumuz mutluluk için anlamlı bir hayata giden yolda atılması gereken birkaç küçük adımı. Bakalım zaman ne kadarına izin verecek?

 


Burada gördüğünüz fil iki buçuk ton.  Üzerindeki binici ise 80, 90 kilo. Bir an için filin böyle gitmek istediğini ama sürücüsünün de onu bu tarafa yönlendirmek istediğini düşünün. Ödül vermek, canını yakmak ceza vermek, bunların yürümeyeceğini tahmin ediyorsunuz. Aralarında bir ilişki olması lazım. Lütfen bu resme uzun bakın.  Çünkü buradaki binici akıl ve mantığı temsil ediyor, altındaki fil de duyguyu.  İnsanlarla ilgili kurduğumuz her türlü ilişkide bu benzetmeyi gözünüzün önünden ayırmayın.

 

Biz İstanbulluların aşina olduğu bir manzaradır bu. Çok sık olmasa da rastlarız. Köprünün üzerinden birisi ayağını uzatır atlayacağım der. Devlet büyüklerinden biri geçmiyorsa yakınından arkadan birisi gelir.  Ne desin de caydırsın?

Atla demek iyi fikir değil çünkü bunu diyen...  Onun için bir kere daha düşünebilirsiniz.

Şimdi burada genel olarak söylenen şeyler değmez, hayat güzel,  dünyada güzel şeyler var, derdin ne anlat, seni anlıyorum sıkıntıdasın, empati…

O noktaya çıkmış olan diye insanın akıl ve mantıkla ilgisi yok. O noktaya çıkmış olan bir insana ne yapmak lazım, duygu dünyasına gidecek bir mesaj vermek lazım. Beni bu konuda zihnimi aydınlatan zihinsel bir aydınlanma yaşamama sebep olan kişi, İsviçreli bir psikolog George Kohlrieser. Katıldığımız bir toplantıda kendi meslek hayatından anlattığı bir hikaye, rehineleri kurtarmak üzere aldığı bir eğitimde. Rehine müzakerecisi silahlı insanların elinden rehineleri alıyor. Diyor ki dünyanın en kolay işidir öğrendikten sonra. Zor olan psikolojik olarak rehine düşmüş olanları kurtarmaktır diyor.  Bu da aklınızda bulunsun.

Şimdi bu meslek hayatının başında bir çağrı alıyorlar ustasıyla gidiyor. Çocukların velayeti yüzünden yaşanan bir çatışma üzerine eşi tarafından yaralanmış bir siyah Amerikalı Sam,  acil serviste hemşireyi eline geçirdiği bir ameliyat makasıyla rehin almış, çocuklarımı getirin yoksa onu da öldüreceğim kendimi de öldüreceğim diyor. Akıl ve mantık ne diyor? Ne yapıyorsun aklından zorun mu var? İşte çocukların hiç göremeyeceksin. Var, adımın hakikaten aklından zoru var, psikotik bir duruma girmiş.  George'in söylediği şu: Çocukların şu işe ne der?  Ben kendimi de öldüreceğim zaten diyor. Bunları da öldüreceğim üstüme gelirsen seni öldüreceğim. Çocuklarına intihar etmiş katil bir baba olma mirasını mı bırakacaksın? Bununla mı yaşamalarını istiyorsun, bu yükle mi deyince Sam geri adım atıyor.  Bundan sonrasını hızla özetliyorum. Elindeki makası bana mı verirsin, masanın üzerine bırakırsın?  Polisler geldi onlara mı teslim olursun, bana mı teslim olursun? Tedavin için kelepçe takılması lazım önden mi takılmasını istersin arkadan mı takılması istersin? Yani sen bize artık teslim oldun elimizdesin,  ne söylersek onu yapacaksın değil.

George'ın yaptığı nedir Sam’e? George'ın yaptığı Sam'e onun önem verdiği şeye önem verdiğini gösterdi.  Bunun adı bağ kurmaktır.  Bu empatiyi içine alan ve ötesine geçen bir kavramdır.  Türkiye'de empatiden artık biraz gına geldi,  alerji yaratmaya başladı Akan arkadaşımız çok güzel anlattı yani herkes empatiden söz ediyor. Buradaki kavram empati bir adım daha ileriye götürmek.  Karşımızdakinin önem verdiği şeye önem verdiğimizi göstermek.

Ergenlik döneminde çocukları olan anneler babalar var mı? Öğretmenler kimler öğretmenler? Öğrencilerinize kurduğunuz ilişkiler? Yöneticiler var mı insan yönetenler? Astlarınızla kurduğunuz ilişki?  Hayatın her alanında ihtiyaç duyduğumuz şey bağ kurmak. Hayatı en çok uzatan neydi hatırlayın. Sosyal ilişkiler içinde yani bir kere bile ilişki kurduğumuz insanlara onlara kendilerini önemli hissettirecek bir ilişki kurmak. Yani sağlıklı ve uzun yaşamanın en önemli anahtarı inanın sosyal ilişkilerimiz, sosyal becerilerimiz. Onun arkasında da bağ kurmak var.

Bilgi davranışı değiştirmez. Buradan giderken benim sunuşumdan bir mesaj götüreceksiniz lütfen bu olsun. Bilgi davranışı değiştirmez bilgi davranışı değiştirecek olsa, dünyada sigara içen bir tane insan bulamazsın. Sigarayı bırakanlara sorun niye bıraktınız diye, hepsi sağlığım için der ama arkasından birkaç tane psikologların derinlemesine görüşme dediği yöntemle soru sorarsanız, ne çıkar ya eşi için bırakır insanlar sigarayı ki ben öyle bıraktım. Büyük çoğunluğu çocukları için bırakır, erkekler çoğunlukla kız çocukları için bırakır. Bazıları da artık yaşı gereği torunları için bırakır kırk yıl içtik yeter işte bundan sonra torunlarımızın keyfini sürelim diye. Bilgi davranışı değiştirmez, nasıl bağ kurabiliriz insanlarla? En azından zihninizde gözünüzün önünde bulunması için size birkaç tane yöntem söyle:


Sunuşumun klasik olmasına aldırış etmeden buradaki en önemli olan faktörlerden bir tanesinin son madde olduğunu düşünüyorum Çünkü herkesin ağzında bir yoğunluk var. Çok yoğunum, çok yoğunum demek dolaylı olarak ne demektir? Yaklaşma demektir.  Uzak dur sana vaktim yok. Onun için bunlar yardımcı olabilir. Bunlar birinci bölümdü.

İkinci bölüm,  ne görüyorsunuz?

Bir ağaç, nasıl bir ağaç?  Bozkır'da yetişmiş;  kurak ve çorak bir yerde. Çok kuvvetli rüzgara rağmen, eğilmiş ama kırılmamış.  Buna karşılık burada gördüğünüz ağaçlar nasıl?

Çok hafif bir rüzgarda yerle bir. Neden?  Çünkü bozkırdaki ağaç hayatta kalabilmek için köklerini derine salmış.  Suyun kenarındaki ağaç için hayat kolay. Yüzeyde rüzgar geldiği zaman da almış aşağı yıkmış. Hayat başarısının arkasındaki en önemli iki özellik, dayanıklılık, yılmazlık ve bunun sonucunda meydana gelen öz yeterliliktir.

Öz güven meselesi beni bunaltıyor. En yüksek kendine güven manyaklarda,  psikopatlarda ve narsistlerde vardır. Kendine güven sahip olmadığı özelliklere sahip olduğuna inanmak, sahip olduklarını abartmaktır.  Amerikan psikolojisinin kolaylığından bize transfer olmuştur. Başarılı olan insanlar özgüveni ya kendine güvendiği için başarılı olmaz, başarılı olan insanlar kendilerine güvenir dolayısıyla. Genellikle bilimle uğraşmayanlar iki şey birbirini izliyorsa bunu birbirinin sebebi zannederler. Onun için esas mesele yeterliliktir.

Yeterli olabilmesi için de insanın düşmesi kalkması ve başarısız olması gerekir.  Türk toplumu başarıyla zehirlenmiş bir toplum. Dolayısıyla başarısızlıktan ödümüz patlıyor. Başarısızlık paçalarından akıyor ama başarısızlıkta ödümüz patlıyor. Onun için de sınırlarımızı zorlayacak hiçbir işe girmiyoruz.  Sınırlarımızı zorlayacak bir işe girmediğimiz zaman da vasatın içinde kendi potansiyeli ve kapasitesini gerçekleştirmemiş insanlar olarak kalıyoruz. Yaşam becerileri hayatın içinde gelişir. Hayatın içinde gelişir. Mücadele ederek gelişir vuruşarak gelişir, düşerek ve kalkarak gelişir. Dolayısıyla düşmeden kalkmadan başarısız olmadan, acı yaşamadan, üzüntü yaşamadan, hayatta başarılı olmak; gerçek anlamda Everest tepesine giden yolculuğu yapmadan, oraya paraşütle veyahut da helikopterle gitmeye benzer. O sebeple başarı için mutlaka bedel ödemek gerekir. Nedeni belli olmaksızın tekim, biriciğim, bir taneyim, dolayısıyla da her şeye sahip olmam gerekir gibi bir düşünce yanlıştır. Bedel ödemediğiniz, emek vermediğiniz herhangi bir şeye sahip olmaya hakkımız yok. 

Hazzın mutluluk olmadığının farkına vardığınızda çok daha anlamlı bir hayat yaşayacaksınız çünkü esas olarak insanlar hazzı mutluluk zannediyorlar. Anlık ve geçici olan yüceltiliyor, yemek, hoş vakit geçirmek, kendini iyi hissetmek, anı yaşa,  carpe diem, mindfulness yap, üzümü al eline, her tarafını hisset, sesini hisset, kokusunu tadını hisset vs. Şimdi kötü bir şey olduğu için söylemiyorum ama andan ibaret değil mutluluk. Bu paranın satın aldığı hazza dönük bir mutluluk. Bu cinselliğin getirdiği hazza dönük mutluluk ve bu mutluluklar yaşandıktan sonra kısa bir süre doygunluk ondan sonra yeniden ihtiyaç doğurur. Dolayısıyla deniz suyu içerek susuzluğu gidermeye benzer hazza dönük mutluluk.

İkinci düzeyi mutluluk; kitap okurken zamanı kaybetmek, kaya tırmanışı yaparken zamanı kaybetmek, bir arkadaşla girdiğimiz derin bir sohbette(futbol ve siyaset dışında), zamanı kaybetmek. Bunun için bedenimize ve zihnimize yatırım yapmamız gerekir, kendiliğinden olmaz. Bir konserde zamanı kaybetmek mesela. Buna akış hali denir. İngilizce mutluluk nedir biliyorsunuz, happiness. Hangi kelime ile akraba, eylem yani happen. Eylem içinde mutluluk.

Üçüncü düzey mutluluk, kendine aşan bir amaca hizmet etmekle elde edilen mutluluk. Sizden daha az şanslı olan insanlara kendinizi borçlu hissetmeniz, zamanınızın ve bütçenizin bir bölümünü onlar için kullanmanız demektir. Bunun için aile sofrasında kaç aldın, kaçıncı oldun, curve'in neresindesin, daha çok çalışın ötesinde bir sohbete ihtiyaç var ki, bu sohbet vicdan geliştirir.

Vicdan kendinden başka insanları düşünmeyi gerektirir. Kibarlık ve nezaket başkalarını rahatsız etmemek değildir, başkalarının rahatsızlığından rahatsızlık duymaktır. Bunun için de vicdan gelişimine ihtiyaç vardır. Vicdan azap vermek için vardır. Azap vermeyen ve rahatlatan vicdan olmaz.  Onun için eğer bir vicdan azabı vermiyorsa rahatlatıyorsa orada vicdan yoktur.  Aydınlar da toplumun vicdanıdır. Onların da toplumu rahatsız etmesi ve azap vermesi beklenir, dolayısıyla toplumdaki otorite ile bütünleşen, otoritenin hoşuna gidecek şeyleri söyleyip ezilenlerin yanında yer almayan bir aydın vicdanına da aydın vicdanı denmez. Ne denir, herkes kendi zihninden adını koyabilir.

Amerika'da ve İngiltere'de büyük gazeteler ölüm haberleri yayınlarlar:  Obituaries. Bazıları bir sayfadır, bazıları kısacık. Amerikalı gelecek trendlerini ölçen bir matematikçi, sabah kahvaltısında on sekiz ay boyunca 2000 tane ilanı topluyor ve üç gruba ayırıyor. Birinci gruptakiler, herkesin tanıdığı insanlar. Bunlar bilim adamları devlet adamları politikacılar her gruptan insanlar sanatçılar. Tabii ki akademisyenler. İkinci gruptakiler, okuyunca kimsenin tanımadığı ama biraz daha okuyunca ha dedirten insanlar. Bunlar hayatlarının bir döneminde mesleklerinde önemli bir katkı yapmışlar. Bir an için düşünün. İnsanın meslek hayatındaki zirve kaç yaş olabilir? Otuz yedi. Bunlar seksen bir yaşında ölmüş. Kırk dört yıl önce yaptıkları ile hatırlanıyorlar(Otuz yedi yaşına yakın olanları aldı bir düşünce).

Benim bu hikayeyi anlatmanın sebebi üçüncü grup. Bunlar kimsenin tanımadığı insanlar ve ölüm ilanları dört satır ile altı satır.  Ama en çok tekrarlanan kelime the kelimesinden sonra İngilizce yardım et, yani help kelimesi. Ölümden sonra hatırlanmak için mutlaka insanların hayatına bir şey katmak gerekiyor. Dolayısıyla biz demin konuştuğumuz konuları aynı şekilde, iş hayatında da uyarlayabiliriz. İnsanlara kendilerinin dışında birilerinin varlığını ve o insanlara karşı sorumluluğu olduğunu evde hissettirmeye başlarsak iş hayatında daha kolay hissettiririz. 

Kısa bir videom var.

Çocuklarımıza da, birlikte çalıştığımız insanlara da başarının tek başına olacak bir şey değil başkaları ile birlikte olabilecek bir şey olduğunu anlatırsak, çok daha anlamlı ve değerli bir hayat sunmuş oluruz.  Onları böyle bir hayata hazırlamış oluruz.

Herkes iyi yaşamak istiyor. Herkes güzellikler istiyor. Hayatın içinde sevgi var, aşk var, diplomalar var, doğum günleri var, mutlu arkadaş toplantıları var. Ama aynı zamanda hayatın içinde sevgisizlik var, ihanet var, başarısızlık var. Bir hayatın içinde acı üzüntü ıstırap, hayal kırıklığı, utanma yoksa o hayat mantar bir hayattır o hayatın bir hikâyesi olmaz. Dolayısıyla hayatı anlamlı kılan başarısızlıklardır. Başarı insana gurur verir, başarısızlık insanı geliştirir. Diyemeyiz ki hayatın bütün iyilikleri benim tarafıma gelsin ama kötüler kime giderse gitsin. Böyle bir şey mümkün değil.  Dolayısı ile mühendislerin hoşuna gidecek bir denklem hazırladım.



Bunu sadeleştirirsek gerçek hayat ne oluyor? Hayatın içinde biraz mutluluk var biraz mutsuzluk var. Dolayısı ile ben size, ben size dünyada en iyi insan olmak gibi gerçekçi olmayan bir hedefin arkasından koşmak yerine, dünyada iyi bir insan olmak gibi çok daha anlamlı ve çok daha etkili bir amaç sunmak istiyorum. Aziz Nesin'in birkaç dizesi ile bitirmek istiyorum:

 

İnsanlar gider şarkıları kalır
Şarkılar var uzun
Yüzyıllar dolanır
Şarkılar var kısa
Söylendiği yerde kalır

 

Sizin şarkınızın sizi aşan, yılları, yüzyılları içine alan bir şarkı olmasını dilerim.


Acar Baltaş, Tedx İzmir Konuşması

08.11.2020 05:14:11


Etiketler: acar baltas

Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Yazı hakkında yorum yapmak için, buraya tıklayın.

Kategoriler :

Reklam :

Arşiv :

Etiketler :

Bağlantılar :